Pembe Panter Külliyatı

the_pink_panther

Warner Bros Türkiye, bir süredir blog yazarları için ön gösterimler düzenliyor. Ben de bir sinema aşığı olarak elimden geldiğince katılıyorum. Son davet Pembe Panter 2 için olunca ister istemez gidip gitmemeyi şöyle bir gözden geçirdim. Zira eski Pembe Panter serisinin esaslı bir fanatiği olarak Steve Martin‘li yeni seriye alışamayacağımı düşünüyordum. Üstelik yeni serinin 2006 tarihli ilk filmini de izlememiştim. Bir zamanlar zevkle izlediğiniz ve gözünüzde ayrı bir yeri olan karakteri, hele de Peter Sellers gibi bir ustanın üstüne başka birininin gözünden izlemek bana pek de çekici gelmiyordu. Nitekim filmi izledikten sonra yanılmadığımı anladım. Daha önceki zorlama denemeler gibi sonuç hüsrandı. Ama iyi ki izlemişim, çünkü bu filmden sonra koca bir haftayı eski seriyi izleyerek ederek geçirdim. İşte bilmeyenler veya daha önce denememişler için Pembe Panter’in beyaz perde serüvenleri.

The Pink Panther (1963)

Sakar polis müfettişi Jacques Clouseau ile ilk tanışmamız bu film ile başlıyor. O, efsanevi hırsız Sör Charles Litton’un peşinde koşarken, entrika, karmaşa ve komedi dolu çılgın bir macera içinde buluyoruz kendimizi. Peter Sellers, bu filmde çizdiği Müfettiş Clouseau portresiyle bu kadar kısa bir sürede ölümsüzlüğü yakalayacağını herhalde tahmin etmiyordu. Pembe Panter’e dair bir şeyler izlediğinizi iddia edebilmek için bu filmi izlemeniz kaçınılmaz.

A Shot in the Dark (1964)

Pembe Panter serisinin en iyilerinden… Müfettiş Clouseau tiplemesiyle unutulmazlar arasına giren Peter Sellers’in, The Pink Panther’in ardından karakterini başrole taşıdığı ilk film olan “A Shot in the Dark”, düzeyli esprileri ve Clouseau’nun binbir türlü sakarlıklarıyla defalarca izlenebilecek türden. Sonraki filmlerde yer yer konunun birbirini tekrarladığı düşünüldüğünde seri içerisinde bu filmin ayrı bir yeri olduğu muhakkak.

The Return of the Pink Panther (1975)

Çok sıkı korunan ünlü “Pembe Panter elması” bir kere daha çalınınca herkes bu işi yapanın ünlü hırsız “The Phantom” olduğunu anlıyor. Artık başmüfettiş statüsüne yükselen Jacques Clouseau “The Phantom”un gerçek kimliğini keşfedip onu yakalamak için çalışmalarına başlıyor. Tabi ki yine bir sürü sakarlık yaparak. Yönetmen Blake Edwards ve Peter Sellers, 10 yıldan fazla süredir ara verdikleri Pembe Panter serisine bu film ile müthiş bir geri dönüş yapıyorlar ve klasikler arasına bir film daha katıyorlar.

The Pink Panther Strikes Again (1976)

Üç filmdir bahsedemediğim, kahramanımız Clouseau’dan nefret eden biri daha var: (ki seride katkısı asla yabana atılmaz) Polis Şefi Charles Dreyfus… Clouseau yüzünden akıl hastanesine kaldırılan Dreyfus, hastaneden kaçıp Clouseau’yu öldürmek için onu kovalamaya başlıyor. Dreyfus önceleri basit yöntemler denerken sonunda hedeflerini büyütüp dünyayı yoketmeyi bile düşünüyor. Tabi ki Başmüfettiş Clouseau kendi yöntemleriyle olaya el koyuyor. Bu filmde kahkahanın dozu daha da artmış durumda.

Revenge of the Pink Panther (1978)

Fransa’da güçlü bir karanlık adam olan Philippe Douvier, Başmüfettiş Clouseau’yu öldürtmeye karar veriyor. Gerçekleştirilen suikastte öldü sanılan Clouseau bunu bir avantaj olarak değerlendirip gerçekleri ortaya çıkarmak için yardımcısı Keto ile gizli çalışıyor. Bu arada Clouseau’dan kurtulduğunu düşünen polis Şefi Charles Dreyfuss da akıl hastanesinden çıkıyor. Ama Clouseau’yla tekrar karşılaşıp yine akıl sağlığını katbetmesi de kaçınılmaz gözüküyor. Blake Edwards’ın realizm ve mizah arasında kurduğu nefis formül, bu filmde bir kez daha başarıya ulaşıyor. Yine serinin en komik filmlerinden biri ile karşı karşıyayız.

Trail of the Pink Panther (1982)

Peter Sellers’in ölümü üzerine eski filmlerdeki görüntülerin tekrarlanmasıyla tamamlanan, bu yüzden de öyküsünü yarısından itibaren başka bir yöne sürüklemek zorunda kalan ve kopuk bir anlatıma sahip olmuş “Trail of the Pink Panther”, serinin fanlarından olsanız da sizi tatmin etmeyebilir. Bu filmin Peter Sellers’in anısına saygı duruşu olarak çekildiği ve ona ithaf edildiği filmin başında da belirtiliyor. Filme bir Peter Sellers derlemesi olarak bakarsanız teselli olabilirsiniz. Zaten genelde seriye ait bir film olarak kabul edilmiyor.

Yeni seriyi de bu süreçte tekrar izledim ve Steve Martin’e son derece sağlam oyuncular (Jean Reno, Andy Garcia, Alfred Molina, Kevin Kline, Emily Mortimer) eşlik etmesine rağmen bir türlü beğenemedim. Bunda Steve Martin’den pek hazzetmemenin de payı olabilir tabi. Ama şu bir gerçek ki Blake Edwards’ın becerikli ellerinde Peter Sellers’ın dehasının müthiş bir enstrumana dönüştüğü o eski seri, yıllar boyunca izleyenlerin tekrarından sıkılmayacağı, hep daha fazlasını talep edeceği ve unutulmayacak yapıtlar içeriyor. Hala izlemeyenler varsa mutlaka edinip izlemelerini şiddetle tavsiye ederim.

http://www.vimeo.com/6596821


4 Responses to “Pembe Panter Külliyatı”

  1. Ozkan Ulukok diyor ki:

    Kesinlikle haklısın Steve Martin’de olsa Pembe Panter serisinin tekrar çevrimi asla eski tadı veremez. Zaten Clouseau’nun asıl büyüsü Sellers’da. İlk film çekilirken amaç David Niven çevresinde dönecek Phantom üzerine kurulu bir film ama Sellers sayesinde efsane bugünlere ulaştı. Bin kere izlesem hala gülecek birşeyler bulurum gibime geliyor.

    Bu arada tekrar çekimlerine gelmeden 93 yılında çekilen bhaşrolünde Roberto Benigni’nin oynadığı Son of Pink Panther’de ayrı bir facia Blake Edwards’ın paraya ihtiyacı vardı herhalde.

    Peter Sellers denilince The Party’de mutlaka izlenmeli derim, son olarak yukarıdaki tüm seriyi ayrı seviyorum ama asıl favorim kesinlikle A Shot in the Dark…

  2. murat kaya diyor ki:

    Pembe Panterin Oğlu’na baya gülmüştüm ben. Roberto Benigni yakışıyordu bence. Ya da çocukken izlediğim içindir belki de.

  3. freelancer diyor ki:

    Star Wars serisiyle olan isim benzerliği dikkat çekici;

    The Return of the Pink Panther (1975) – Return Of The Jedi (1983)
    The Pink Panther Strikes Again (1976) – The Empire Strikes Back (1980)
    Revenge of the Pink Panther (1978) – Revenge of the Sith (2005)

    Çocukluğunda orjinal seriyi izlemiş her sinemasever gibi ben de içinde Peter Sellers olmayan bir Pink Panther filmi izlemeyi istemem…

  4. Ozkan Ulukok diyor ki:

    Star Wars isim benzerliği gerçekten ilginç bu arada eski seri için yazmayı unuttum ama müthiş müzikleri hazırlayan Henry Mancini’nin katkısı da unutulmamalı elbette…

Leave a Reply

Additional comments powered by BackType